Hikaye

Hikayem

Otuz saniyelik kayıtlardan bir hayata — sinema, kimya, futbol ve laboratuvar arasında geçen bir yolculuk.

BUGÜN
On beş yıl sonra.

Bugün bir ilaç şirketinde, plazmadan elde edilen ve hayat kurtaran tedavilerin üretimi üzerinde çalışıyorum. On beş yıldır proteinlerin, hücrelerin dilini öğreniyorum. Ama bu sayfada sadece bir bilim insanı bulmayacaksınız: kısa filmler, bir roman, sahada geçen yıllar da var. Hepsinin altında aynı şey yatıyor — merak.

Burak Gülen'in moleküler yapı illüstrasyonu

Her şey orada başladı.

01
Otuz saniye.

Çocukluğumdan beri her şeyi merak ettim — bir şeyin nasıl çalıştığını, nasıl yapıldığını. Zamanla bu merak başka bir şeye dönüştü: bir şey üretme merakına. Ve o merak beni ilk önce sinemaya götürdü.

İlk kameram otuz saniyeden fazla kayıt yapmıyordu. O kısıtlama bana bir şey öğretti: otuz saniyelik parçaları yan yana koyarsan, bir hikaye anlatabiliyordun. Sinema dilini bilmiyordum henüz — karakterler sahne ortasında bir yandan bir yana zıplıyordu, süreklilik diye bir kavram yoktu kafamda. Ama verdiği haz inanılmazdı.

Bir portal buldum, adı “Benim Sinemalarım”dı. Orada benim gibi insanlar vardı, onlarla kısa filmler çektik. O çevreden Selçuk Aydemir bugün tanınan bir yönetmen; portalın İzmir kolu sayesinde tanıştığım Ozan Akbaba ise sevilen bir oyuncu oldu. Ben başka bir yola saptım ama o tutku hiç bitmedi.

02
Bir mahzen.

Dokuz Eylül’de kimya okurken hâlâ kısa filmler çekiyordum. Ama kimyanın içinde beni asıl büyüleyen biyokimya oldu — proteinler, DNA. Keşfedilmeyi bekleyen derin bir mahzen gibiydi önümde. Kafayı koydum, bavulumu topladım, Amerika’ya gittim.

03
Bir futbol maçı.

Amerika’daki okulları pek tanımıyordum. Georgia State’te master yapan bir arkadaşımın önerisiyle oraya başvurdum — tek başvurum oydu. Sonra başka bir arkadaşım beni Georgia Tech’e futbol oynamaya çağırdı. Kampüse adım attığım an bambaşka bir dünya gördüm. Maç bittiğinde kararımı vermiştim: buraya başvurmalıydım.

GRE’ye girdim. Türkiye’de herkesin sinir olduğu o eski ÖSS sistemi burada ilk kez işime yaradı: matematikte tam puan aldım. Ardından Georgia Tech’te birkaç profesöre yazdım ve beklemeye başladım.

04
İki profesör, aynı satır, iki farklı okuma.

İlk mülakat daveti Georgia State’ten geldi. Çinli bir profesördü karşımdaki; CV’mde futbol, sinema, gitar yazdığını görmüş. “Doktora yapmak istiyorsun ama futbol oynuyorsun, sinemayla ilgileniyorsun, gitar çalıyorsun — bu nasıl olacak?” dedi, doktora yapacak biri için ciddiyetsizmiş gibi. Kırıldım ama toparlandım: “Bunlar boş zamanda yapılan şeyler. Doktora yapan birinin boş zamanı olmazsa, bunlar da olmaz.” Oradan üzgün çıktım, neden böyle bir izlenim bıraktığımı anlamaya çalışarak.

Kısa süre sonra Georgia Tech’te yazdığım profesörlerden birinden davet geldi. Yeniden heyecanlandım, gittim. Sohbetimiz güzel geçti. Sonunda bana döndü: “Günde en az yüz e-posta alıyorum. Herkesi mülakata çağıramam. Seni neden çağırdım, biliyor musun?” Bilmediğimi söyledim. “Futbolu çok severim,” dedi, “ama Amerika’da futbolu bilen, konuşabileceğim kimse yok. CV’nde futbol oynadığını görünce hoşuma gitti. O yüzden çağırdım.”

Aynı satır, iki profesör, iki zıt tepki. Beni Georgia Tech’e ilk kez götüren futbol, kapısını da açmıştı — ve doktora yolculuğum o profesörün laboratuvarında başladı.

05
Üç buçuk yıl, üç ülke.

Doktoramı üç buçuk yılda bitirdim — beklenenin çok altında bir sürede. Bunun bir sırrı vardı. Türkiye’deki ezberci eğitim bize çok derin teorik bilgi yüklüyor; ama pratikte karşılığı olmadığı için çoğu zamanla unutuluyor. Benim için bu büyük bir avantaja dönüştü: belki kimsenin işine yaramayacak o derin teoriyi Amerika’da pratiğe döktüğümde, ikisinin harmanı beni hızla öne geçirdi.

Ardından Almanya. Almanya’nın en iyi üniversitelerinden biri olan Münih Teknik Üniversitesi’nde dört yıl protein biyokimyasında derinleştim, Nature Chemistry ve Nature Communications gibi alanın en büyük dergilerinde makaleler yayımladım — ve ilk kez kendimi gerçekten bir bilim insanı gibi hissettim. Profesörüm Hamburg’a taşındığında beni de yanında götürdü; yeni kurulan laboratuvarın liderliğini üstlendim.

Sonunda alanımda çalışan bir profesörün daveti beni tekrar Amerika’ya, bu kez Dallas’a getirdi: UT Southwestern Medical Center bünyesindeki Howard Hughes Medical Institute’a — bir bilim insanının çalışabileceği en prestijli kurumlardan birine. Aklımda tek bir hedef vardı: kendi laboratuvarımı kurmak, profesör olmak. Buna çok yaklaşmıştım.

06
Bir yozlaşma.

Ama tam o sırada, özellikle Covid sonrası, bir şeyin değiştiğini fark ettim. Akademi beni içine çeken o merak güdümlü keşif değildi artık — ödenek peşinde koşmak, seni fonlayan kurumun gündemini takip etmek haline gelmişti. Bu kadar sofistike bir işin bu kadar kısıtlı kaynakla, bu kadar düşük maaşla yürütülmesi bana anlamsız geldi.

07
Atlanta’ya dönüş.

Dallas’tan, yolculuğumun başladığı yere, Atlanta’ya döndüm — ama bu sefer endüstriye. Şu an plazma kaynaklı tedavilerin üretiminde çalışıyorum. İyi gidiyor. Bu arada bir roman da yazdım; bir oğlum var, onunla geçirdiğim vakit şu an en kıymetli olan. Yine de kamerayı elimden bırakmadım, sahayı da.

Devler Ülkesinde Vampir Olmak romanının kapağı
Devler Ülkesinde Vampir Olmak
roman, 2023

Bir şeyde en iyi olmaktan çok,
her şeyde iyi olmayı seviyorum.

Çok fazla şehir değiştirdim, çok fazla alan değiştirdim. Kimyadan biyokimyaya, akademiden endüstriye, bir kıtadan diğerine. Bu dağınıklık değil — bu benim yolculuğumun imzası.

Ve yolculuk henüz bitmedi. Bugün, olgunlaşmış bir bilim insanı olarak, bir gün bildiklerimi kendi ülkemde de işe yarar kılabileceğim bir ortamın oluşmasını bekliyorum. O kapıyı hep aralık tutuyorum.

← Ana sayfaya dön